VAMPİRLER NEDEN ÖLMEZ?


Bu akşam, bir vampir tarafından ziyaret edileceksiniz. Televizyonda, sinemada ya da bir kitapçıda. Hikâyemiz, hızla yayılan bir modern çağ salgınını konu alıyor.

Her şey 193 yıl önce başladı. Tarih, ‘Hiç Yaz Gelmeyen Yıl’, 1816. Volkanik patlamaların geride bıraktığı küller, dünyanın ısısını düşürmüş, geniş çaplı kıtlığa sebep olmuştu. Birkaç arkadaş Cenevre Gölü yakınındaki Villa Diodati’de buluşup, kimin en korkutucu hikâyeyi bulacağı konusunda küçük bir yarışa girmişlerdi.
Ve modern zamanların en dehşet verici iki canavarı böylece doğmuş oldu.
Biri, yakında Mary Shelley olarak anılacak Mary Godwin’in Doktor Frankenstein’ı tarafından yaratıldı. Diğeri ise bir yaratıdan çok, bir karışım sonucu ortaya çıkmıştı. John William Polidori folkloru, kişisel dargınlıklarını ve erotik kaygılarını ‘The Vampyre’ adındaki öyküsüne yansıtarak, bugünkü vampir anlayışının temelini attı.
‘The Vampyre’ ile birlikte Polidori, vampir hikâyelerinin iki kolunun doğmasına neden oldu: Romantik kahraman ve ölümsüz canavar. Bu zıtlık Polidori’nin ruhundaki ikilemleri de yansıtıyordu. Çoğunlukla kabul gören haliyle, itibarlı Lord Ruthven karakteri, döneminin edebiyat yıldızı ve o tarihi yazın geçtiği göl kenarı villasının sakini Lord Byron’dan esinlenilerek yaratılmıştı. Polidori, hem doktoru, hem de sadık hayranı olarak gece gündüz Byron’ı ziyaret ediyordu, ama bir yandan da onun yanında alınganlaşıyor, varlığı onu kızdırıyordu. Byron, oldukça çekici ve parlakken, zavallı doktorun yetenekleri nispeten donuk, görünümü niteliksizdi.

ÖLÜM DEĞİL EBEDİYET
Ama bu eser çok eski bir fikre, yeni bir dokunuş yalnızca. Mit, ‘vampir’ kelimesinin icadından çok daha öncesinden, her kültürü, dili ve dönemi geçerek geldi. Hindistan’daki Baital, Çin’deki Ch’ing Shih ve Romanya’daki Strigoi bu isimlerden yalnızca birkaçı. Yaratıklar Babil ve Sümer kadar eski.
Hatta belki de daha öncesine dayanıyorlar. Vampir, biz primatların bastırılmış hafızasından doğmuş olabilir. Herhalde, bir dönem öyle gerektiği için yamyamdık. Yerleşik hayata geçip, sosyal sınırları olan tarım toplulukları kurduğumuzda, atalarımızı soğuk toprakta uyuyan, canlıların tuzlu kanıyla beslenen ilkel canavarlar olarak anlatan bir mitin tohumu yeryüzüne düştü.
Canavarlar da melekler gibi, içimizdeki bireysel ve kolektif ihtiyaçlardan uyanırlar. Bugün de, o puslu 1816 yazında olduğu gibi, onların soğuk sarılışına gereksinim duyuyoruz. İşte burada önemli bir ipucu yatıyor: Ejderha gibi zamansız yaratıklardan farklı olarak, vampir bizi yok etmeye çabalamaz, onun yerine tuhaf bir çeşit kan simyası sunar. Bulaşıcılığı, ona noktürnal bir armağan bağışladığından; vampir, bizim değersiz, ölümlü bedenlerimizi sonsuz gençliğin altınına dönüştürür ve içimize tüm sosyal yapıların ezmek istediği bir şeyi, ilkel şehveti yerleştirir. Eğer gençlik, arzunun, sonsuz fırsatlarla evliliği ise, vampir arzusu içimizde doldurmak için kıvrandığımız lezzetli bir boşluktur.
Başka bir deyişle, diğer canavarlar içimizdeki ölümlüye dikkat çekerken, vampir ebedi olanı vurgular. Her derde deva kanıyla, zehirli etimizi altına dönüştürür.

VİRÜS GİBİ YAYILIYOR
Her gün yeni gişe filmleri çıkaran, her yeni yayın döneminde konsensüs ile fabrikasyon idollerinin yaratıldığı bugünün hızlı toplumlarında, tükenmeyen, gerçek anlamda ebedi şeylerin özel bir cazibesi var. Baştan çıkarıcı bir figür olarak vampir, her zaman olduğu gibi çok yönlü ve esnek. Panseksüel, sefahat düşkünü Anne Rice yaratığından, bugünkü sonsuz aşk ve çılgın kaçamaklarla dolu çağrışımlarına bakın. İşte orada ölümsüzlüğün gerçek özünü bulacaksınız; uyarlanabilirlik.
Vampirler bugün yerlerini buldu ve hızla mutasyon geçiriyorlar. Geçmişte, on yıllar boyunca aynı tür canavarları görür, belli hikâyeleri tekrar ederdik. Şimdi vampirler aynı anda her türlü şekle giriyor, her ihtiyacımıza karşılık veriyorlar: Pembe dizi replikleri, cinsel özgürlük, kara film (film noir) dedektif hikâyeleri vb. Bu mit, yiyecek kutularından romantik edebiyata, gelişigüzel hayatın her alanına yayılıyor. Teknolojinin hızı kültürümüzdeki virütik etkisini yoğunlaştırıyor.

BİLİM YENİ BATIL İNANCIMIZ
Ama eğer, Polidori, yaratığımızın soyağacının köklerindeyse, en bilinen vampirin doğumu da Bram Stoker’ın 1897’deki ‘Dracula’sıdır.
Dracula’nın büyük başarısı, teknoloji devrimi zamanına denk gelen görünümüne bağlanır. Hikâye, telgraf, daktilo gibi yeni küçük aletleri, kan nakli gibi bilimsel gelişmeleri, kadim bir mitle birleştirerek bugünün dünyasıyla çatışma yaratır.
Bugün de, verimli ve bilinmez gelişmelerin şafağındayız. Bugün cebimizde taşıdığımız kablosuz teknoloji, gençliğimizin bilim kurgu konusuydu. Teknolojik kibrimiz, her geçen gün daha çok H.G. Wells’in tatminsizlik distopyasını yansıtıyor; bir taraftan da her saniye bir yerlere bağlı ve güvende hissetmemizi sağlıyor. Neredeyse herkesi ve her şeyi duyabilir, görebiliriz, nerede olursak olalım. Öyleyse çoğu insan için bağımsızlık içeride gizli. ‘Kendini bil’ ise uygulayabildiğimiz bir söz değil.
Takıntılı bir şekilde bilginin peşinde koşmamıza rağmen, hâlâ ecelimizin ve kâbuslarımızın karşısında çaresiziz. Dracula da İngilizleri, bugün bizim ölümcül bir virüsü taçlandırma yöntemimizin aynısını kullanarak canavarlara inandırdı; bilimle. Bilim modern insanın batıl inancı artık. Ona tekrar korkuyu ve hayranlığı tecrübe etme imkânı sağlıyor, göremediği şeylere inanmasına izin veriyor.
Bu hayranlıkla yeniden ruhani tevazuyu keşfediyoruz. Bugünkü vampir salgını bize, bedenlerimiz, iklimimiz ve ruhumuz üzerinde hiçbir hükmümüz olmadığını hatırlatıyor. Canavarlar her zaman, bayağı ‘reality show’ hayatlarımızda bir gizem saklı olabilmesi ihtimalini düşündürecek, daha büyük spiritüel bir dünyanın ipucunu verecek. Eğer aramızda iblisler varsa, melekler de yakınında dolaşıyor olmalı. Vampirde, Eros’un ve Thanatos’un arketipleri kucaklaşır, nesiller boyu ölmeden birbirine dolanır.
Sonsuza dek.

Vampir, biz primatların bastırılmış hafızasından doğmuş olabilir. herhalde, bir dönem öyle gerektiği için yamyamdık.

BİR CANAVAR YARATMAK
Mary Shelley, Doktor Frankenstein’ın canavarıyla, tekinsiz korkularımızı popüler edebiyatla buluşturdu. 19’uncu yüzyılın en ünlü romantik şairlerinden Lord Byron ise Polidori’nin ‘The Vampyre’ının ilham kaynağıydı.


POP VAMPİR
Andy Warhol’un 1981 tarihli ‘Myths’ serisinden Dracula çalışması, vampirlerin bir popüler kültür fetişine dönüşmesinin çok da yeni bir şey olmadığını anımsatıyor.


#
#
#
#
#
#

Yorumlar
 
  

  YAZARLAR
  FOTO GALERİ
  VİDEO GALERİ
  AYIN FOTOSU
DB
Copyright TempoRSS Dergisi | Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. Hürriyet Medya Towers 34212 Güneşli - İstanbul