TANRI'NIN GÖKKUŞAĞI ÇOCUKLARI FUTBOLLA BİRLEŞECEK

Güney Afrikalı yetkililer, FIFA'dan 2010 Dünya Kupası organizasyonunu kendi ülkelerine vermelerini isterken şu sloganı kullandı: "Ulusu birleştiren bir başka ana ihtiyacımız var." Dünya Kupası, her şeyden önce, ulusun aile albümüne konacak bir dizi yeni gökkuşağı anı yaratacak.
Simon Kuper
Nelson Mandela, 25 yıl önce müebbet hapis cezasını çekerken, hapishaneye yeni bir komutan atandı. Mandela, daha öncekilerin hepsini karizmasıyla etkilemeyi başarmıştı fakat Binbaşı Van Sittert zor bir adamdı. Konuşkan biri değildi. Politik suçluları da özellikle sevmezdi. Böylece, John Carlin'in 'Düşmanla Oynamak' adlı kitabında yazdığı gibi, Mandela Van Sittert'in zayıf noktasını öğrenmek için araştırmalar yaptı. Zayıf noktası ragbiydi. Bunun üzerine Mandela, üç hafta boyunca bilmediği bu sporu öğrendi; gazetelerin spor sayfalarını okudu ve gardiyanları etkileyerek hücresine aldırdığı televizyonundan maçları izledi.
Nihayet bir gün hücresinin dışındaki koridorda Van Sittert'i yakaladı. Hapiste öğrendiği Afrikaans dilinde, "Binbaşıyı sanki evine gelmiş bir misafir gibi karşıladı" diye yazıyor Carlin. Sonra Mandela, çok iyi hazırlanmış bir konuşma yaparak, yine Afrikaans dilinde, o günkü ragbi meselelerinden söz etmeye başladı. Bir oyuncuyu övdü, ötekini eleştirdi; Van Sittert, ileri sürdüğü her noktayı onaylayarak başını sallıyordu. Böylece Mandela yeni ragbi arkadaşını hücresine aldı. Ufak bir sorunu olduğunu açıkladı. Her zaman öğle yemeğinin bir kısmını akşam yemek için ayırıyordu; fakat akşam yemeği zamanı geldiğinde yiyeceği soğumuş oluyordu. Ancak Mandela, adına 'sıcak tabak' denilen modern bir icat olduğunu duymuştu. Acaba onlardan bir tane edinmesi mümkün olabilir miydi? Van Sittert, anında yanındaki yardımcılarından birine döndü ve haykırdı: "Çabuk git Mandela'ya sıcak tabak getir!"
Bu konuşma büyük bir ihtimalle Güney Afrika'nın George Washington'ının renk sınırlarını aşmak için sporu kullandığı ilk seferdi. Mandela, buradan yola çıkarak Güney Afrika'yı yaratmak için de sporu kullandı. Bu, ustalık isteyen bir işti. Öncelikle beyaz, zenci, 'renkli' ve Hintli 'ırklar'dan ziyade 'Güney Afrikalılar' diye bir şeyin var olduğu fikrini yaratmalıydı. Güney Afrika ulusu üzerinde çalışmalar bugün de devam ediyor ve belki de dünyadaki her ulustan ziyade, Güney Afrika spor aracılığıyla kurulmuş bir millettir. İşte bu yüzden Dünya Kupası'nın bu yıl burada gerçekleşmesi onlar için Almanya, Japonya veya Fransa'da olacağından çok daha fazla anlam taşıyor.
SİYAH METEOR
Ebeveynlerim 1950'lerde Güney Afrika'da büyürken, 'Güney Afrika' ifadesi sadece beyaz Güney Afrika anlamına geliyordu. Birçok beyaz, beyaz olmayanları Güney Afrikalı saymıyordu. Sosyolog olan büyük amcam Leo Kuper 1965'te yazdığı 'Bir Afrika Burjuvazisi' adlı kitabında, siyah Durban Futbol Ligi'ni açıkladığı bölümde, neden 'ırksal' olmayan milli takımların sahaya çıkmalarına izin verilmediğini anlattı.
"Beyazları temsil eden bir takım kurabilirdiniz" diye açıkladı Leo; ya da sadece siyahlardan oluşan bir takım; fakat tüm ulusu temsil eden bir takım olamazdı; çünkü aparthayd* rejimine göre Güney Afrika bir ulus değildi.
O günlerde Güney Afrikalı beyazların 'Güney Afrika' adlı bir futbol takımları vardı. Yıllarca Başkan Thabo Mbeki'nin sağ kolu olarak çalışan, şimdi Dünya Kupası yerel organizasyon komitesinde bulunan Essop Pahad, 1950 uluslararası kupa maçlarını beyaz olmayanlar için ayrılan iki tribünden izlediğini hatırlıyor. "Tıka basa dolu olurdu" diyor bana "ve herkes karşı takımı tutardı. Güney Afrika'yı tutan bir tane aptal Hintli hatırlıyorum. Sadece bir tane aptal, ve onun da başı hep belaya girerdi zaten." 1950'lerin sonlarının belki de en iyi Güney Afrikalı oyuncusu Steve 'Kalamazoo' Mokone cildi yanlış renkte olduğu için milli takımda yer alamadı. O da bu yüzden Hollanda kökenlilerin kurduğu Heracles Almelo takımında oynadı ve 'Siyah Meteor' lakaplı yerel bir kahraman haline geldi. Güney Afrika'nın bu yılki Dünya Kupası'nı misafir etme girişimini destekleyen sporcu, bunu, yeni nesiller kendisinin sahip olamadığı fırsatlara kavuşsun diye yapıyor.
Irkların farklı oldukları gibi uydurma bir ideoloji üzerine kurulmuş olan aparthayd, sanki farklı farklı insanlarmış gibi beyaz, zenci, 'renkli' ve Hintli Güney Afrikalıların oluşmasına yol açtı. Bugün bile farklı Güney Afrika 'ırkları' farklı dillerde konuşuyor (ülkenin resmi on bir dili bulunuyor), kafalarında farklı ülke haritaları taşıyor, farklı yaşlarda ölüyor ve farklı sporlar yapıyor. Örneğin Cape Town'u ziyaret ettiğinizde aparthayd'ın kaldırıldığını bilmeniz iyi olur; çünkü bilmezseniz kalkmamış zannedebilirsiniz. Kıyı şeridindeki mahallelerin hemen hepsi beyazlardan oluşuyor. Şehrin dışında beyazlardan otoyollar ve golf parkurlarıyla ayrılmış 'renkli' Cape Apartmanları yer alıyor. Zenciler Langa yöresinde yaşıyor. Pahad, "Dünyanın diğer bölgelerinde de gettolar var" diye itiraz etse de, şunu kabul ediyor: "Güney Afrika, aparthayd'ın mirası olduğu için uçta bir örnek."
HANGİ GÜNEY AFRİKA?
Bu durum, bugün bile herhangi bir yazarın 'Güney Afrika'yı anlatmaya kalkışmasını zorlaştırıyor. Dünya Kupası'nın 'Güney Afrika'da' gerçekleşeceğini söylüyoruz, ama birçok Güney Afrika var. Amerika'ya benzeyen şehirli beyaz bir tane var, Mozambik'i andıran kırsal siyah bir tane var ve bu ikisinin arasında artık cilt rengine göre de tanımlanamayan daha birçok Güney Afrika var.
Birçok Güney Afrikalı, Güney Afrika'yı değil, sadece içinde büyüdüğü kendi etnik grubunu anlatabilir. Benim bildiğim Güney Afrika, Johannesburg'un İngilizce konuşan beyazlarının yaşadığı kuzey kesimleridir. 1970'lerde ben çocukken, Noel'de Güney Afrikalı dede ve büyükannemizi ziyarete geldiğimizde, nemli ve karanlık Avrupa'dan ayrılır, ertesi sabah Güney Afrika'nın yaz ortasında uyanırdık. Bir saat içinde dede ve büyükannemizin havuzunda yüzüyor veya verandada hizmetçilerin servis ettiği çikolatalı kekleri yiyor olurduk. Bu, ağaçlı caddeleri, radyoda kriket maçları, Norwood veya Sandringham gibi İngiliz isimli mahalleleri olan Güney Afrika'ydı. Bu özel 'Güney Afrikalılar' dünyadaki en zengin insanlardı.
Kuzey kesimler bugün de çok farklı değil. Birçok Güney Afrikalı akrabam hâlâ Time dergisini okuyor, bahçelerini İngiliz stili tasarlıyor, saat beşte çimenlerin üstünde, sanki Edward İngiltere'sindeymişler gibi, çiçekli porselen takımlardan çay içiyorlar. Tarihçi Allister Sparks'ın dediği gibi, İngilizce konuşan Güney Afrikalılar kendilerini, 'İngilizce konuşan küresel bir toplumun üyeleri' olarak görüyorlar. Büyük bir ihtimalle, eğer Afrika'nın en zengin mahallesi olan Sandton'da yaşıyorlarsa, kendilerinden bir otoyolla ayrılan siyah Alexandra semtinde yaşayan birinden ziyade, Atlanta, Perth veya Brighton'da yaşayan bir beyazla daha çok ortak yönleri olduğunu düşünüyorlar. Güney Afrika, çoğu zaman olduğu gibi, bugün dahi bir ulus değil. Ve bu durumu düzeltmek için şimdiye dek bulunan en iyi yol spor.
GÜNEY AFRİKALI OLMA HİSSİ
Birçok ulus, savaş alanında oluşmuştur. Garibaldi, İtalya'yı birleştirmek için savaştı; Bismarck ise Almanya'yı, tıpkı Hollandalıların bir zamanlar İspanyol hâkimiyetinden kurtulmak için 80 yıl uğraştıkları gibi. Fakat 1990'lı yıllarda, Güney Afrika dünyadaki 'son ulus' haline geldiğinde, artık pek uluslararası savaş yoktu. Öte yandan, uluslararası spor, dev bir canavara dönüşmüştü. Birçok ülkede en çok izlenen televizyon programı, milli futbol takımının maçlarıydı. Hollanda gibi eski bir millet bile, gerçek anlamda tam bir ulus haline, ancak milli takım maçlarında geliyor. Tahminlere göre 1998 Dünya Kupası'ndaki Hollanda-Brezilya yarı finalini nüfusun dörtte üçü izlemiş. Milli takımları, Oranje, Güney Afrika'da oynarken Hollanda milliyetçiliği yine tırmanacak. Spor, onların Hollandalı olma hissini kuvvetlendiriyor. Fakat Güney Afrika'da spor, bundan daha fazlasını yapıyor: Güney Afrikalı olma hissini 'yaratıyor'.
Mandela, bu gerçeği çok erken fark etti. 1993'ün Ocak ayında, aparthayd sonrası ilk seçimlerden bir yıl sonra, Güney Afrika futbol takımıyla tanışmak için çalıların arasından geçerek Johannesburg'un kuzeyindeki Helderfontein kır malikânesine geldi. Basın olarak biz de davetliydik. Bir Çin devine benzeyen yaşlı bir adam belirdi. Oyuncularla şakalaştı, siyah muhabirlerle el sıkıştı ve Güney Afrika'da hâlâ böyle şeyler olduğu için, yan yana duran biz üç beyaz gazeteciyi selamlamak üzere arkasını döndü. Son derece gergin bir şekilde ellerimiz iki yanda durduğumuz için sıkacak bir şey bulamadı. Ben tüm cesaretimi toplayarak seslendim: "Bay Mandela, sizin Orlando Pirates taraftarı olduğunuz söyleniyor. Bu doğru mu?"
"Yoooo!" dedi. "Uzun hapis yıllarımda bu soru bana sık sık soruldu ve her seferinde aynı cevabı verdim: Tüm takımları eşit derecede tutuyorum." Güney Afrika'nın babası kimseyi kayırmıyordu. Sonra bize sıradanlığıyla meşhur konuşmalarından birini yaptı. Hatırladığım tek bir cümlesi var: "Futbol -onu da yanlış telaffuz ediyordu**- bizi en çok birleştiren aktivitelerden biridir." O gün Helderfontein'deki bu sözü kulağa çok doğru gelmişti. Önünde duran zenci, beyaz, 'renkli' ve Hintli oyuncuların ortak tek noktaları futboldu. 10 yıl önce aralarındaki zenciler bu malikâneye sadece hizmetkâr olarak girebilirdi. Sadece üç yıl önce Mandela'nın kendisi müebbet hapis cezası çekiyordu. Şimdiyse bir millet yaratmaya başlıyordu.
Bu konuda yakaladığı en iyi fırsat, Güney Afrika'da düzenlenen ilk büyük uluslararası etkinlik olan 1995 Ragbi Dünya Kupası'ydı. Springboks takımı tamamıyla beyaz Afrikanerlerden*** oluşuyordu. Mandela, tüm karizmasını kullanarak, takımın haydut suratlı, apolitik kaptanı Francois Pienaar'ı, Springboks'u tüm Güney Afrikalılar için bir takım haline getirmeye ikna etti.
Ragbi finalinin oynandığı o gün, büyük bir ihtimalle Güney Afrika'nın bir millet olduğu ilk gündü. Kaçınılmaz olarak Springboks uzatmalarda kazandı; bunun üzerine Mandela, arkasında Pienaar'ın ismi yazılı olan Springboks formasıyla Pienaar'a kupayı vermek üzere sahaya çıktı."Francois, ülkemiz için yaptıklarından dolayı sana çok teşekkür ederim" dedi. Pienaar hemen şöyle cevap verdi ve söyledikleri mikrofondan onu dinleyen tüm ulusa ulaştı: "Hayır Başkanım. Asıl ben size, bu ülke için yaptıklarınızdan dolayı teşekkür ederim."
STADYUMDA DANS
Sonraki yıl, futbol sayesinde tüm ulus tekrar birleşti. Güney Afrika 1996 Afrika Uluslar Kupası'na hem ev sahipliği yaptı hem de şampiyon oldu. Final maçından önce neredeyse 80 yaşında olan Mandela, arkasında, takımın beyaz antrenörü Neil Tovey'in adının yazılı olduğu Güney Afrika milli formasıyla sahaya inerek dans etti ve tüm stadyum ona eşlik etti. Finalde yedek kulübesinden çıkıp Güney Afrika'ya maçı kazandıran iki golü atan 'renkli' forvet Mark Williams daha sonra bana şunları anlattı: "Stadyuma baktığımda tribünlerde oturanları, birbirine sarılan insanları, kaynaşan, el ele tutuşan, birbirini kavrayan, ağlayan, kutlayan zencileri ve beyazları gördüm." Williams, Başpiskopos Desmond Tutu'nun 'Tanrı'nın Gökkuşağı Çocukları' veya 'Gökkuşağı Ulusu' dediği şeyi görmüştü.
Leiden Üniversitesi'nde Afrika tarihi profesörü olan Robert Ross, bu iki turnuvayı kazanmanın, 'sembolik olarak büyük öneme sahip' olduğunu kaleme aldı. Spor yeni Güney Afrika'yı yaratmaya yardımcı oldu. 1995'te alanında uzman Uluslararası Toplumsal Anket programı 23 ülkede ulusal gururu ölçtü. 28 bin 456 kişiyle yapılan anket sonucunda insanların en büyük ulusal gurur kaynağının spor olduğu ortaya çıktı. Katılımcıların yüzde 77'si sporun ülkeleriyle gurur duymalarına yol açtığını belirtti.
Güney Afrika'da, onca suça, AIDS'e ve ekonomik eşitsizliklere rağmen, Gökkuşağı Ulusu gerçekten mevcut. Bir iki dakikalığına ortaya çıkıyor ve gökkuşağı gibi kısa sürede yok oluyor; insanlar kendi etnik mahallelerine dönüyor ve normal hayat yeniden başlıyor. Gökkuşağını en sık ortaya çıkaran şey spor. Güney Afrika masal diyarından kasvetli ve karmaşık bir ülkeye dönüşeli çok oldu; fakat 'Gökkuşağı Ulusu'nu, renk sınırlarını aşan, seçimlerde ve 2008'deki soykırımdan kaçan göçmenlerin sığındığı fakir mahallelerde yaşanan Güney Afrika milliyetçiliğinde hâlâ görebilirsiniz. Bu ulusu günlük hayatın milyonlarca anında, zencilerle beyazlar bir araya geldiğinde de görebilirsiniz. Birbirlerine karşı suç işlemediklerinde, Güney Afrikalılar karşısındakine, Mandela ve arkadaşı Walter Sisulu'nun deyimiyle 'yapmacıksız bir saygıyla' davranıyor. Güney Afrika'nın en büyük başarısı, ülkenin duyduğu en büyük gurur kaynağı, Güney Afrika ulusunun kendisidir.
Güney Afrikalı yetkililer FIFA'dan 2010 Dünya Kupası organizasyonunu kendi ülkelerine vermelerini isterken şu sloganı kullandılar: "Ulusu birleştiren bir başka ana ihtiyacımız var." Dünya kupası, her şeyden önce, ulusun aile albümüne konacak bir dizi yeni, gökkuşağı anı yaratacak.
Şüphesiz Güney Afrika futbol takımı Bafana Bafana, 1996'daki başarısını yakalayamayacak. Dünya şampiyonu ragbi takımı Springboks ve dünya birincisi milli kriket takımının yanında solda sıfır kalıyorlar. Bafana takımı Afrika futbolunun Belçika'sı gibi, o kadar zayıflar ki, bazen 'Banana Banana**** takımı diye dalga geçiliyorlar. Ama ragbi ve kriket takımını ezip geçtikleri bir alan var: Ulusu birleştirmek.
Ragbi, Hollanda kökenlerine rağmen futbola ilgi duymamış Afrikanerlerin sporu olarak kaldı; kriket, tüm beyazların sporuyken, Güney Afrika futbol ligi zencilere ait. Sadece uluslararası futbol tüm renkleri birleştirebiliyor. Bafana'yı tutmak, yeni Güney Afrika için tezahürat yapmak anlamına geliyor. Bafana'nın beyaz defans oyuncusu Matthew Booth 2009 yılı Konfederasyon Kupası'nda topu ele geçirdiği zaman, bazı yabancı gazeteciler siyah taraftarların 'Yuuuuuh!' diye bağırdığını sandı. Bu, yeni bir Güney Afrika ırkçılığının başlangıcı mı diye merak ettiler. Halbuki taraftarlar "Boooooth!" diye bağırıyorlardı; tıpkı 1996'da ellerindeki yapma balıkları sallayıp beyaz defans oyuncusu Mark Fish için "Feeeeeesh!"diye bağırdıkları gibi. Hatta bazen Bafana'nın çoğu zencilerden oluşan taraftarı beyaz oyuncuları için daha ateşli tezahürat yapıyor. Birliği vurgulamak için.
SOYGUNLAR ARTACAK
Dünya Kupası, Güney Afrika'yı zengin etmeyecek ve büyük bir ihtimalle birçok kaza ve soygun yaşanacak. Fakat bir şekilde bunlar konunun dışında kalıyor. Hayatının büyük bir kısmını önce kupayı Güney Afrika'ya getirmek ve sonra burada organize etmeye adamış Danny Jordaan bana şöyle dedi: "Çok şanslı bir insanım sanırım. 1990'da Nelson Mandela'nın hapisten çıktığını gördüm; 1994'te seçimler barış içinde yapıldı; 1996'da Bafana Bafana Afrika Uluslar Kupası'nı kazandı; şimdi bu büyük etkinliğe ev sahipliği yapıyoruz; bunlar çok özel olaylar. Kimse bu yolda bizimle yürümedi. Biz kendimiz bu yolda yürümeyi seçtik." Kullandığı 'biz' kelimesine dikkat edin: Artık bir Güney Afrika ulusu var ve milli bayram günleri de spor müsabakalarının yapıldığı günler.
* Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 1994'e kadar yürürlükte kalan ve beyaz olmayan ırklar arasında yasal olarak ayrımı öngören politika.
** İngilizce 'futbol' anlamına gelen 'soccer' kelimesini Mandela 'sucker' olarak telaffuz ediyordu. Sucker: Salak, enayi, aptal.
*** Güney Afrika'da doğan Avrupalılar.
**** Banana: Muz
 |
|
|
|
|
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
|