Nasıl oldu bütün bunlar?




Penélope, İspanya’nın banliyösünden yükselen ışık. Mesafeli ve net, ama kazandığı Oscar kadar parıltılı. Ülkesine döndükten sonra eksiğini tamamladı, gerçek aşkını buldu. Şimdi de arkasına yeni filmi Nine’ı alıyor, hem de saten korsesi ve jartiyeriyle.

Christopher Goodwin

Penélope Cruz, adedi olduğu üzere, kendi kendini yiyip bitirmekle meşgul. Hayatının en önemli gecesinde olup bitenleri tam olarak hatırlayamadığı için canı sıkılıyor: 22 Şubat 2009, Cruz’un ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı’nı kazandığı gece. “Her şeyi hatırlayamamak beni o kadar üzüyor ki, ailemin ve arkadaşlarımın benim adıma duydukları mutluluk olağanüstüydü” diyor çekici aksanıyla. “Heyecandan ölecektim neredeyse. Bak orasını çok iyi hatırlıyorum.” Heyecanını gidermek için yarım saat boyunca ağladığını, yeşil salonda ‘300 kanepe’ yediğini, kulisteki ‘kazananlar koridoru’ boyunca volta attığını da hatırlıyor. Ama en önemlisi, şöyle düşündüğünü hatırlıyor: “Burada ne işim var? Nasıl oldu bütün bunlar?”

Gerçekten de inanılması güç bir hikâye. Madrid’in banliyölerinde yaşayan, annesi kuaför, babası oto tamircisi bir kız, nasıl oldu da, dünyanın en beğenilen aktrislerinden biri olarak o gece Hollywood’da o sahneye çıktı? Cruz’un, törende izleyicilere nefes nefese söylediği gibi: “Alcobendas diye bir yerde büyüdüm; orada bunu hayal bile edemezdiniz.”

Cruz, Oscar’ı, Woody Allen’ın yönettiği ‘Vicky Cristina Barcelona’ filmindeki sanatçı ruhlu, hoppa, takıntılı, kaçık eski eş Maria Elena rolüyle kazanmıştı. Bu ödül, yalnızca Cruz’un ilk Oscar’ı olmakla kalmıyor, bir İspanyol kadın oyuncunun aldığı ilk Oscar olma özelliğini de taşıyor. Ayrıca, bir İspanyol tarafından alınan yalnızca ikinci Oscar; Javier Bardem bir önceki sene ‘No Country for Old Men’ ile ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ ödülünü almıştı.

Bu eşzamanlı gelişmeler, epeyce sıra dışı bir tablo ortaya çıkarıyor. Cruz, daha ilk filminde Bardem ile birlikte kamera karşısına geçmişti; yoğun cinsel içeriği ve coşkulu havasıyla dikkat çeken ‘Jamon, Jamon’, 1992’de, Cruz henüz 17 yaşındayken filme alınmıştı ve İspanya halen diktatörlük rejiminden kurtuluşunu kutlamaktaydı. Nihayet, ‘Vicky Cristina Barcelona’nın çekimleri sırasında, İspanya’nın en ünlü ve en çekici oyuncuları, belki de kaçınılmaz olarak, birbirlerine âşık oldular. Nişanlandıklarına dair dedikodular var; ancak Cruz’a, bu türden ‘kişisel’ sorular sormamam konusunda, buluşma öncesi ikaz edilmiş durumdayım.

Ve işte buradayız, o ve ben. Yakın tarihli bir cumartesi, hemen öğle üzeri. Sunset Bulvarı’nda, Chateau Marmont Oteli’nin geniş taş lobisindeyiz. Cruz, en dip köşede, insanların kendisini kolayca tanıyabileceği girişten olabildiğince uzakta, büyük bir kanepenin ucunda, bacaklarını altına almış oturuyor. Bir yandan da BlackBerry’si ile birkaç e-posta yazıyor alelacele. Bir ara müptelası olduğunu söylüyor bana. “Bunu sürekli kullanıyordum, hiç durmadan, tatilde, her yerde.” Ama artık, hayatını dengeye sokmak, işten başını biraz kaldırmak, daha az denetleyici ve kendine karşı daha az eleştirel olmak üzere uyguladığı stratejinin bir parçası olarak kullanmayı bırakmış. Bir miktar.

Düşkün metres

Rahat giyinmiş; üzerinde koyu renk pilot montu, onun içinde mavi beyaz çizgili pamuklu üst ve altında da paçaları kıvrık jean pantolon var. Eşarbı boynuna sarılı duruyor; korumak için olabilir, veya belki de çok uzun kalmaya niyeti olmadığına dair bir işaret. Teni sadece sık sık jestler yapan narin ellerinde ve geniş, etkileyici ağzını, uzun burnunu ve şaşılacak kadar mat kahverengi gözlerini taşıyan L’Oréal zengini, karamel rengi yüzünde görülebiliyor. Parmağında bir yüzük var ama görebildiğim kadarıyla bir nişan yüzüğü değil, bir ipucu arıyorsanız. Ben aramıyorum; söz verdim.

Karşımdaki Penélope Cruz, baştan ayağa bir iş kadını, son derece gerçekçi. Asla cazibesini göstermek peşinde değil. Tam bir profesyonel: Tüm sorularımı açık ve net olarak cevaplıyor ama bir an için bile, bu bir iş değilmiş gibi yapmaya çalışmıyor. Ara sıra gülümsüyor olsa da, gülümsemesi memnuniyet işareti değil, vurgulama aracı; neredeyse hiç gülmüyor.

“Bir gün birisi, ‘Filmlerin reklamını yapmanız için para veriyorlar size, oynamanız için değil’ demişti” diyor, koyu renk gür saçlarını eliyle geriye atarak. “Bence de öyle. Bu gazeteciye daha fazlasını söylemeyeceğim; çünkü insanların beni sevmesini istiyorum. Aynı anda herkesi memnun edemezsiniz. İnsanın sağlam bir duruşu olmalı, değil mi? Özel hayatımdan söz etmemek benim için her zaman olması gerekendir. Bu, benim kendimi koruma yöntemim.”

Elbette, koca bir aptal gibi, görüşmeyi umduğum kişinin, ustaca yaratılmış bir hayal, sinema perdesindeki Penélope Cruz olduğunu fark ediyorum şimdi. Güçlü ve aykırı hayal gücünün eseri olan dört harika filmde, kendisini film şeridi üzerinde biçimlendirmesi için Pedro Almodovar’a yardım eden Penélope Cruz: Bedensel, dünyevi, coşkunun inanılmaz ölçüde geniş ve derin ifadelerine sahip. Veya Woody Allen’ınki: Kendiliğinden güzel, ateşli ve kışkırtıcı. Ya da ‘Nine’da, son filminde, şimdiden Oscar’ın en büyük adayları arasında gösterilen muhteşem müzikalde göz kamaştıran Penélope Cruz. Bu filmde, İtalyan film yönetmeni Guido Contini’nin (Daniel Day-Lewis) fena halde düşkün metresi Carla’yı canlandırıyor. “Guido’yla ilişkisine tam anlamıyla bağımlı” diye anlatıyor Penélope: “Bu saplantıyı keşfetmek istedim.” Carla’nın, Guido’ya kendisine yapmasını istediği her şeyi anlattığı Cruz’un olağanüstü şarkı ve dans gösterisi, ‘A Call from the Vatican’, filmin öne çıkan sahnelerinden biri ve çoktan YouTube’da dolaşmaya başladı bile. Cruz bu sahnede, saten korse ve jartiyeriyle nefes kesen bir performans sergiliyor.

1 2

#
#
#
#
#
#

Yorumlar
 
  

  YAZARLAR
  FOTO GALERİ
  VİDEO GALERİ
  AYIN FOTOSU
DB
Copyright TempoRSS Dergisi | Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. Hürriyet Medya Towers 34212 Güneşli - İstanbul