VE ‘OSCAR’ UÇAR GİDER

Sadece 300 kişinin katıldığı samimi bir davet olarak başladı; en prestijli, en çok konuşulan gecelerden biri oldu. Film yıldızları bütün bir yıl Oscar’ın hayalini kuruyor. Dünyanın her tarafında milyonlar, aynı anda Oscar heyecanına ortak oluyor. Tüm bunlar nasıl gerçekleşti? 81 yıldan geriye kalan ışıltılı karelerin eşliğinde ödül gecelerinin izini sürdük.
Delal Aydın
Buzun altındaki ateş
Logosu kükreyen aslan olan film şirketi MGM’in sahibi Bay Mayer, 1927 yılının ocak ayında bir akşam dostlarıyla oturuyor ve siz deyin iskambil falı açıyor, ben diyeyim brendi içip puro tüttürüyordu. Ama sonuçta bu frapan adamın bir süre sonra canı sıkıldı ve iskambil kâğıtlarını kenara atıp, aklına geleni pat diye söyleyiverdi: “Neden bir kardeşlik kurmuyoruz?” Film yapımcılarından meydana gelen bir kardeşlik. Böylece film stüdyolarını koruyabilir ve film piyasasını ayakta tutabilirler! Hollywood’u tek bir çatı altında toplayacak ‘akademi’ böyle kuruldu. Başlarda çoğunluğu erkek olmak üzere 36 üyesi vardı. Bir süre sonra büyük patron Mayer, akademiyi güçlendirmenin yolunun film piyasasındaki insanları ödüllendirmekten geçeceğini düşündü. Her şey onun düşündüğü gibi oldu ve bundan iki sene sonra Bay Mayer’in dileği müthiş bir filiz verdi: İlk ‘Akademi Ödülleri’, 16 Mayıs 1929 tarihinde Roosevelt Oteli’nde, sinemanın elit kesimi için düzenlenen danslı baloda sahiplerini buldu. 300 kişinin katıldığı bu davette katılımcıların et ve tavuk filetosu yediklerini ve yeni bir teknolojinin -sesli filmin- şerefine kadeh kaldırdıklarını biliyoruz; ve kazananların aynı bugünküne benzeyen ve zamanla ‘Oscar’ adını alan kılıçlı şövalye heykelini ellerinde tuttuklarını da.
Oscar törenleri 1929-1944 yılları arasında hep resmi ve hep çok zarif olmuştu. Görkemli masalar hazırlanıyor, şampanya (içki yasağı yılları hariç) ve sigara ikram ediliyor, caz müziği (Duke Ellington) eşliğinde dans ediliyordu. Kazananları Mayer ve yakın çevresi belirliyordu; ama bugünkü gibi halkın da izleyebildiği bir seremoniden çok, özel bir parti havasında geçiyordu gece. Bugünküne benzemeyen bir başka özelliği ise, modaya yön veren asi genç aktrislerin, Oscar törenlerine katılmaya hiç de hevesli olmamasıydı. Greta Garbo, penguen gibi giyinmiş çok önemli insanlarla zaman geçirmekten sıkılıyordu. Veya Marlene Dietrich, sadece bir kez, o da ödül takdim etmek için gelmişti. Hayatı boyunca 12 kez aday gösterilip dört defa kazanan Katherine Hepburn bir kez törene katıldı, onda da sade bir pantolon ceket takım giydi.
1944 yılında savaş nedeniyle tören ve parti ayrı mekânlarda yapılıyordu. Partiler genellikle stüdyo sahiplerinin kiraladığı şatafatlı restoranlarda ve gece kulüplerinde düzenleniyordu. Buz mavisi bir tuvalet içindeki Grace Kelly, 1955 yılında Romanoff’ta düzenlenen partinin yıldızıydı. Swifty’s Restaurant’ta Elizabeth Taylor ve Audrey Hepburn birbirlerinin ismini seslenerek, kahkahalar atarak kucaklaşıyordu. Egzersiz hocalarından, kuaförlerinden, menajerlerinden, psikologlarından ve kabala çalıştırıcılarından oluşan sükseli bir baloncuk içinde yaşayan bu insanlar, Oscar partilerinde gerçekten çok eğleniyorlardı. Aksilikler de olmuyor değildi. Mesela 1994 yılında Martin Landau, Vanity Fair’in düzenlediği partiye davetiyesiz gitmiş ve kapıdan çevrilmişti. Faye Dunaway’in masasına gizemli bir kadın oturmuştu ve kimse onun kim olduğunu bilmiyordu. Pamela Anderson, araba yıkamaktan geliyor gibi görünüyordu. Courtney Love ise araba anahtarlarını, parasını, cep telefonunu ve uyuşturucularını getiren menajerinin partiye sokulmadığını öğrendiğinde büyük bir yaygara koparmıştı.
OSCAR KLASİKLERİ
Oscar törenleri aslında daha ilk gecesinden itibaren olaylıydı. Oscar kazanan ilk aktör törene bile gelmemişti. ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü kazanan Emil Jannings, törenden hemen önce evine, Almanya’ya dönmüş ve Akademi’den ödülünü arkasından göndermesini rica etmişti. Bir sonraki sene ilk olarak bir sesli film, ‘En İyi Film’ ödülünü kazanmış oldu. Filmin adı ‘The Broadway Melody’di ve aynı zamanda Oscar kazanan ilk müzikal olma özelliğini de taşıyordu. 1930’ların sonlarına dek ‘En İyi Film’ ödülünü kazanan yapımların hepsi siyah beyazdı. Oscar’ı kazanan ilk renkli film gerçek bir başyapıttı. ‘Rüzgâr Gibi Geçti’nin rüzgârı Oscar gecesinde de çok şiddetli esti. 222 dakikalık süresiyle ödül kazanan gelmiş geçmiş en uzun filmdi. 14 dalda aday oldu 10 dalda ödül kazandı. Ve dünya o gece, ilk Oscar’ını kazanan bir yıldızla Vivien Leigh’le tanıştı. Amerika’daki Kuzey - Güney Savaşı’nı anlatan bu film, ırkçılık tartışmalarının en alevli olduğu yıllarda çekilmiş ve filmin siyah oyuncusu Hattie McDaniel ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ Oscar’ını almıştı. Ama Oscar’ın aslarının, yani en iyi erkek ve kadın oyuncu ödüllerinin siyahları bulması için daha uzun yıllar geçmesi gerekiyordu.
1964 yılında ilk kez bir siyah erkek oyuncu Oscar’ı kucakladı. Bu kişi ‘Çayırdaki Papatyalar’ adlı filmle müthiş bir performans sergileyen Sidney Poitier’di. Onu 2002’de ‘Kesişen Yollar’ adlı filmdeki performansıyla ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü kazanan Halle Berry izledi.
81 yıllık serüveni boyunca Oscar tarihinde sayısız ‘ilk’ yaşandı; sinemanın önemli tabuları yıkıldı. Akademi geleneğinde korku gerilim türüne Oscar verilmezdi. Bu kural 1991’de bozuldu. ‘Kuzuların Sessizliği’ akademiyi de sindirmişti. Coppola’nın ‘Baba’ (1972) adlı filmi ise ‘En İyi Film’ dalında Oscar kazanan ilk suç filmiydi. Fakat ‘film noir’lar çok tutulsalar da fazla Oscar kazanmadılar.
Ve Oscar’da fantastik filmler kuşağı 1977’de başladı. Efsanelerin efsanesi ‘Star Wars’ (1977) ‘En İyi Film’ dalında Oscar’a aday gösterilen ilk bilim kurgu oldu. Ama kazanamadı. Bu türde ‘En iyi Film’ ödülünü kazanan tek film 2003’te ‘Yüzüklerin Efendisi - Kralın Dönüşü’ydü.
Gelelim en çok kazananlara: En çok Oscar kazanan filmler ‘Ben Hur’ (1959), ‘Titanik’ (1997) ve ‘Yüzüklerin Efendisi - Kralın Dönüşü’ oldu. Üçü de 11 dalda ödül kazandılar. Fakat Oscar tarihi boyunca sadece üç film katıldıkları senenin en büyük ödüllerini topladılar. ‘Bir Gecede Oldu’ (1935), ‘Guguk Kuşu’ (1975) ve ‘Kuzuların Sessizliği’ (1991) ‘En İyi Erkek Oyuncu’; ‘En İyi Kadın Oyuncu’, ‘En İyi Yönetmen’ ödüllerini topladı.
En çok hangi filmin kaybettiğine gelince; Oscar’ın kaybedeni ‘Mor Yıllar’dı. Spielberg’ün yönettiği film, 1985’te 11 dalda aday gösterilmesine rağmen törenden eli boş döndü. Bugüne kadar Oscar’a en fazla aday gösterilen aktris Merly Streep oldu. Tam 16 adaylığı var. Bunun karşılığında en çok Oscar kazanan oyuncu ise dört ödülle Katherine Hepburn.
GEÇ KALAN OSCARLAR
Hollywood’un sloganı “Şov devam etmeli”dir. Ama bu 1938 için geçerli değildi. O yıl Los Angeles’ı sel aldı, tören bir hafta ertelendi. Arada sırada talihsizlik yaşayan filmler de olmuyor değildi. Charlie Chaplin’in 1952 yılında çektiği ‘Sahne Işıkları’ filmi, ancak 1972 yılında Los Angeles’ta gösterime girmesinin ardından ‘En İyi Film’ Oscar’ını kazanabildi. Bazıları ise ancak öldükten sonra Oscar’a aday oldu. James Dean, öldükten sonra üst üste iki yıl Oscar’a aday gösterildi. İlk adaylığı ‘Cennetin Doğusu’nda (1955) canlandırdığı ihmal edilmiş genç erkek rolüyle, öteki ‘Devlerin Aşkı’ndaki (1956) petrol zengini sonradan görme rolüyle geldi. Son olarak Heath Ledger da ‘Kara Şövalye’deki unutulmaz oyunculuğuyla öldükten sonra Oscar kazanan oyuncular kervanına katıldı.
AİLE BOYU OSCAR
Huston ve Coppola aileleri tam anlamıyla Oscar’a damgalarını vurdular. Baba Walter Huston, oğul John Huston ve torun Anjelica Huston aileye dört heykelcik kazandırdılar. Carmine Coppola’nın ‘En İyi Müzik’ dalında ödül kazanmasının ardından, onun oğlu Francis, üç defa ‘En İyi Senaryo’ ve bir defa ‘En İyi Yönetmen’ ve ‘En İyi Film’ ödüllerini aldı. Ailenin son üyesi Sofia Coppola’nın da ‘En İyi Senaryo’ dalında bir ödülü var.
Oscar törenleri 1958 yılından itibaren televizyonlardan yayınlanmaya başladı. Oscarlar film piyasasında emek verenlerin kazanabilecekleri en prestijli ödüller olsa da, üç kişi Oscar’ı reddetti. Bunlardan ilki Akademi’yle, Yazarlar Sendikası arasındaki anlaşmazlığı boykot eden Dudley Nichols’tı. Ödülü, 1935 yapımı ‘Informer’ adlı filmin senaryosuyla kazanmıştı. Onu ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü reddeden George C. Scott ve Marlon Brando izledi. Marlon Brando ‘Baba’ (1972) filmindeki rolüyle Oscar’ı kazandı; ancak ABD’nin ve Hollywood’un Kızılderililere ayrımcılık yaptığını söyleyerek ödülü reddetti. Sahneye onun yerine çıkan Sacheen Littlefeather adındaki Kızılderili kadının ise daha sonradan aslında Meksikalı bir aktris olduğu ortaya çıktı.
81 yıl böyle geldi geçti. O partilere katılamıyor, törende Brad Pitt’in ya da Meryl Streep’in yanında oturamıyor olabiliriz, ama beyazperdede devleşen aktör ve aktrisleri Oscar gecesinde oldukları gibi görmek, birçok insan için hâlâ büyüleyici bir deneyim. Çünkü Oscarlar gözlerimizin önünden gelip geçen kelebekler gibiler; kısa bir sezonun gizemli yaratıkları. Onları seviyoruz. Çünkü cesurlardır, gururlu, güzel, akıllı ve unutulmaz anların karelerini zihnimizde bırakarak neredeyse göz açıp kapayıncaya dek yok olup giderler. Oscar’ın tarihine kazınan o uçucu ‘an’ları, en unutulmaz kareleriyle bir kez daha hatırlatmak istedik.
Sene 1955’ti ve Grace Kelly, o soğuk, tehlikeli bakışlarıyla, zarafeti ve asaletiyle çoktan Hollywood’un prensesi olmuştu. Kısa süre sonra Cannes Film Festivali’nde tanışacağı Monaco Prensi Grimaldi Rainier ile evlenecek ve gerçek bir prenses olacaktı. O sene art arda Clark Gable, Bing Crosby ve William Holden’la aşk yaşamış ve dört filmde birden oynamıştı. Bunlardan ikisi Hitchcock filmleriydi. ‘Cinayet Var’da birini öldürürken, üzerindeki içini gösteren beyaz gecelik, dışarı çıkarken giydiği kırmızı tuvalet ve ‘Arka Pencere’de sakat sevgilisinin yemeğini hazırlarken, içinde süzüldüğü siyah beyaz elbiseyle bir moda ikonu olmuştu. Ama Grace Kelly, yeniden tiyatro sahnelerine dönmeye çalışan alkolik bir aktörün karısını canlandırdığı ‘Country Girl’ adlı filmdeki performansıyla Oscar’ı kucakladı. O gece camgöbeği rengindeki ipek elbisesinin içinde, buzun altındaki ateş gibi görünüyordu. Daha sonra Oscar heykelciğini Monaco sarayındaki özel bir odada sakladı. Bugün o özel oda Prens ?Albert’e ait.
Oscar’ın hippi hali
Akademi tarihindeki en büyük taşkınlık, herhalde 1974 yılında yaşandı. ‘En İyi Erkek Oyuncu’ Oscar’ının verilmesinin ardından, kimliği belirsiz bir adam çırılçıplak sahneye fırladı; kimse nereden geldiğini, kim olduğunu anlamadı. Milyonlarca seyircinin gözleri önünde kameraların önünden geçti. Bu sırada sahnede bulunan David Niven adamı canı gönülden alkışlıyordu. Hemen ardından ödül takdim etmeye çıkan Elizabeth Taylor ise neredeyse gülmekten elindeki zarfta yazanları okuyamayacaktı.
Roma’dan sevgilerle
Audrey Hepburn, ‘Roma Tatili’ adlı filmdeki oyunculuğuyla ‘En İyi Kadın Oyuncu’ Oscar’ını kazandığında 24 yaşında çıtı pıtı bir kızdı. Capri pantolonları, kocaman gözlükleri ve kısacık perçemleri moda yapan Hepburn’ün bu ilk ve tek Oscar’ı oldu. ‘Roma Tatili’nde, tekdüze hayatından sıkılıp kendini Roma’nın sokaklarına atan ve yolu Amerikalı bir gazeteciyle kesişen Prenses Ann’i canlandırırken öyle güzel “Teşekkür ederim” diyor ki, insan onun Oscar’ı kazanan en naif oyuncu olduğunu düşünmeden edemiyor. Ödülünü kabul ederken o kadar heyecanlanmıştı ki, Akademi başkanını yanağından öpmek yerine dudağından öptü. Daha da kötüsü törenin düzenlendiği tiyatrodan ayrılırken heykelciğin yanında olmadığını fark etti. Bunun üzerine muhteşem Givenchy elbisesinin içinde koşarak merdivenleri çıktı; ok gibi kadınlar tuvaletine daldı ve heykelciğinin hâlâ orada, bıraktığı yerde durduğunu gördü. Öyle ya da böyle, Oscar heykelciği kimsenin elinde kendini, onun elinde olduğu kadar özel hissetmemiştir.
Büyük Randevu
Jack Nicholson ve Anjelica Huston, ayrıldıklarına dair dedikodulara kırmızı halıda sarmaş dolaş boy göstererek nokta koymuşlardı. İlişkileri kesintili bir şekilde 13 sene daha devam edecekti. Jack Nicholson, o sene ‘Guguk Kuşu’ filmindeki ‘çatlak’ performansıyla ‘En İyi Erkek Oyuncu’ Oscar’ını kazandı. 1970’ler insanının sisteme karşı çocukça direnişinin sembolü olan film, aynı zamanda ‘En İyi Film’, ‘En İyi Yönetmen’, ‘En İyi Senaryo’ ve ‘En İyi Kadın Oyuncu’ dallarında da ödül kazanıp bir başyapıt oldu.
Oscar’dan Benigni geçti
İngilizce konuşamamasına rağmen, ‘En İyi Erkek Oyuncu’ Oscar’ını kazandığını duyunca koltukların üzerinden atlayarak ulaştığı sahnede, “Şu anda (Tanrı) Jüpiter olup herkesi rehin almayı ve bulutların üzerinde uzanıp herkesle sevişmeyi isterdim” demeyi başardı.
Süt ve yumurta
‘Kramer Kramer’e Karşı’ filminde ayrılığın eşiğindeki karı kocayı canlandıran Meryl Streep ve Dustin Hoffman o sene ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ ve ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödüllerini kazandılar. Bu arada Merly Streep, heykelciğini kadınlar tuvaletinde unutan ünlüler arasına katıldı. Onların büyük katkıları sayesinde ‘Kramer Kramer’e Karşı’ da unutulmazlar arasına girdi; ama onu unutulmaz kılan küçük ayrıntılardı: Dustin Hoffman’ın asansörde karısına güzel göründüğünü söylemesi ya da oğluna sütlü yumurtalı Fransız tostu yapması gibi.
Klasik Hollywood öpücüğü
‘Piyanist’ adlı filmde canlandırdığı Nazilerden kaçan Yahudi piyanist rolüyle herkesi büyüleyen Adrien Brody, 2003 yılındaki Oscar töreninde ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü alırken, Halle Berry’nin de ayaklarını yerden kesmeyi başardı! Ayrıca Oscar’lı Nicholas Cage, Jack Nicholson, Daniel Day Lewis gibi ağır adaylar arasından kolaylıkla sıyrılıp ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü kazanan en genç oyuncu olmayı da başardı.
Olimpos’un tanrıçaları
Altı defa Oscar’a aday gösterilmiş en genç oyuncu olan Kate Winslet, ilk defa kazandığı Oscar’ını alır almaz, Oscar canavarı Meryl Streep’e kaptırdı. Surat ifadeleri durumu açıklıyor; Streep muzip, Winslet mutlu. Holywood’un en zarif ve başarılı kadınları için özel bir an.
 |
|
|
|
|
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
|