TAKSİM’İN Büyük Britanya’sı KONUŞUYOR

İngiltere Başkonsolosu Jessica Hand, her şeyin iyisinden anlıyor. Diplomasinin ehli, eski mesleği dolayısıyla, şarabın piri. “Hepimiz aynı olsak, ne tekdüze olurdu hayat!” diyor. Kraliçe’nin Ülkesi’nin resmiyetine inat, olabildiğince rahat. Türkiye’yi mavi gözleriyle yorumluyor; değinmediği ne hayat kalıyor, ne kocası Bob, ne PKK, ne AB, ne de İslam ve hükümet.
ışıl CİNMEN
icinmen@doganburda.com
fotoğraf: SEBATİ KARAKURT
Konsolosluğun yüksek duvarlarına asılmış Kraliçe II. Elizabeth’in İstanbul fotoğraflarına bakıp, “Kraliyet kuralları epey sıkıcı olmalı” diye düşünüyorum. O sırada Jessica Hand içeri giriyor. Elimi sıkarken: “Sakın bana ‘Excellency’ falan demeyin, Jessica yeterli” diyor. Güleryüzlü, sevimli biri. ABD Ordusu’ndan emekli eşi Bob ise, hiç gülmeden espri yapabilen insanlardan. Fotoğraf çekimlerine en uygun yeri bulmak için çevreyi gezerken, 2003’teki El Kaide saldırısında hayatını kaybeden Başkonsolos Roger Short’un öldüğü noktanın birkaç metre uzağına geliyoruz. Jessica Hand yüzünü buruşturuyor:
*“Biliyor musun? Olayın olduğu gün, ben de orada olabilirdim. Türkiye’ye ilk ziyaretimdi, bombalamadan iki hafta önce gelmiştim.”
Görevli miydiniz?
* Evet, dışişleriyle ilgili bir eğitim vardı. Çok sıkı çalışıyorduk, sürekli kontrol altındaydık. İki gece dışarı çıkabildim; biri, gitmeden önceki son geceydi, yani patlamadan önceki gece. Çok net hatırlıyorum, İstiklâl boyunca yürüdüm, konsolosluğun önüne gelip, dışarıdan baktım. Yanımdaki arkadaşım, “Yarın konsolosluktaki çocuklara ‘Merhaba’ demelisin” dedi. “Belki giderim” dedim.
Gitseydiniz…
* O zaman belki saldırı sırasında orada olacaktım. Aslında diplomatik nezaket, ziyaret etmeyi gerektirirdi ama ben, insanlar yoğunken onları rahatsız etmemeyi daha kibar bir hareket olarak görürüm, o yüzden gitmedim. O zamanlar Hollanda’da yaşıyorduk. Uçaktan indiğimde eşim Bob beni karşıladı. Yüzünde dehşet ve rahatlama arası bir ifadeyle boynuma sarıldı: “Tanrıya şükür iyisin” dedi. “Neden olmayayım ki?” diye bakakaldım. Olanları öğrendiğimde hissettiğim dehşet duygusunu uzun süre üzerimden atamadım.
Ve beş sene sonra buraya atandınız. Korkmadınız mı?
* Tersine, göreve seçildiğim için gurur duydum; çünkü bu müthiş bir sorumluluk. O trajik olayın, iki ülke arasında hiçbir probleme neden olmadığını gösteriyor, hâlâ Türkiye’ye güvendiğimizi kanıtlıyor. Zaten olaydan sonra güvenlik önlemleri artırıldı, burada iyi korunuyoruz.
Saldırıda yaşamını yitiren konsolos Roger Short’un eşi VIctorIa Short Türkiye’yi terk etmedi. Bu çok ilginç.
* Evet, hâlâ İstanbul’da, gitmek istemedi. Sanırım hem Roger’a, yani onun anısına yakın kalmak istedi, hem de onlar hep istanbul’da kalmak üzere yapıyorlardı planlarını. Bu şehir onlar için zorunluluk değil, zevkti. Onun adına fazla konuşmak istemem.
Türkiye’yi az çok gezdiniz, insanlarını tanıdınız. Dürüstçe söyleyin, ne düşünüyorsunuz?
* Yapılması gereken çok şey var burada. Ama her şeyi hızlı hallediyorsunuz, bence bu etkileyici. Avrupa’da olmayan bir canlılık, parlaklık, potansiyel var bu topraklarda. Ve çeşitlilik! Gerçi bunca kültürel ve tarihi çeşitliliği dengede tutmak zor, çaba istiyor ama Türkiye bunu kotarabilir. İnsanlar birçok şey diyor değil mi? Köprü, buluşma noktası, pota… Bunların doğru olduğundan emin değilim.
Evet, Türkiye’yi tanımlamak zor. Ya İstanbul?
* Geçenlerde arkadaşlarımlayken, biri aynı soruyu sordu. Hep beraber bir sembol düşündük. Biri “Ağaç” dedi, biri Elif Şafak gibi “Aşk” dedi. Ben bulamamıştım ama şimdi söyleyeceğim: Müzik: yumuşak, sert, duygulu, duygusuz, hüzünlü, neşeli. İstanbul, her şey olabilen o tuhaf şehirlerden.
Londra o kadar ‘tuhaf’ değil mi?
* Belki havadan, belki tarihten, nedenini bilmiyorum ama Londra çok resmi. İnsanlar daha kuralcı, şekilci ve organize. Mesela İstanbullular dışarıda, Londralılar evdedir. Havadan herhalde. Burada her şey spontane ve belirsiz.
WInston ChurchIll, Avam Kamarası’ndan istifa ederken, Britanya’nın Gelibolu savaşını kaybettiğini, ancak ‘hasta adam’ın gelecek 100 yılını çökerttiğini söylemişti. Yani Türkiye’nin okumuş kesimi ölmüştü. O 100 yılın sonuna geliyoruz. ChurchIll haklı çıktı mı?
* Çok değil. Türkiye eğitimli insanlarını çoğaltıyor artık; müthiş gençler var, İngilizce seviyeleri çok iyi, kültürlüler. Yani Türkiye’de eğitim, belini doğrultuyor. Problem bunun hep büyük şehirlerde olması, Doğu çok geriden geliyor.
1923’ten beri Türkiye, ‘Müslüman nüfusa sahip laik ülke’ olarak tabir ediliyordu, ama son 10 yılda daha ziyade ‘Ilımlı İslam Cumhuriyeti’ olarak anılmaya başladı. Bu söylem kaymasını nasıl yorumluyorsunuz?
* (Gülüyor) Bu bir algılama meselesi, kelime oyunu... Ama bence burada önemli bir farklılık var. İlk söylediğiniz, toplumun büyük çoğunluğunun Müslüman olduğunu ifade ediyor, ikinci ifadeniz ise daha ziyade hükümetle ilgili ve ülkenin dış politikada kabul edip uygulamaya koyduğu politikaların uzantısı. Süreç içinde, dışarıdan bakıldığında İslamiyeti ve İslami yaşam kurallarını yüceltmeye çalışan bir ülke olarak görülmeniz mümkün olabilir. Ama bu söylem farkı, bence o kadar önemli değil. Bu durum, uluslararası diyaloğu daha zengin kılabilir.
Tehlikeli değil mi yani?
* En önemli tehlike aşırı uçlara çekilmektir. Ama hali hazırda Türkiye’de bu durumu gözlemlemiyoruz. Bence Müslüman dünya ve hatta farklı dinler arasındaki dengeyi kuruyorsunuz. Zor iş, gerilimler yaratıyor. Zaten gündeminiz çok hızlı değişiyor, o kadar çok olay var ki. Bir gün bir konu manşette, herkes onunla ilgili konuşuyor; öbür gün bambaşka bir konu geliyor, hemen gündem değişiyor. Hükümet, bu dengeleri muhafaza edebilmek için hem içerde hem de uluslararası düzeyde büyük çaba sarfediyor.
Değişmez konumuz Avrupa Birliği sürecine gelelim. Birçok ÜYE ülke ekonomik ve politik olarak gerimizde. Esas mesele ne?
* Türkiye’nin üyelik sürecini diğer ülkelerle karşılaştırırken Büyük Britanya’nın üyelik sürecini göz önünde bulundurmak en doğrusu olur. Süreç her zaman uzun ve meşakkatlidir. Biz de yanlış hatırlamıyorsam iki defa vetolandık.
Fransızlar tarafından değil mi?
* Evet aynen öyle.
De Gaulle, kuzu etini hardalla yemek isterken, İngilizlerin nane sosuyla yemesini kabullenemiyordu, gibi bir şeydi herhalde sorun.
* (Gülüyor) Hangi nedenle olursa olsun veto yedik! Avrupa Birliği için Türkiye’nin üyeliği büyük bir sınav; Türkiye’nin boyutu ve nüfusu nedeniyle. AB’ye son 10 sene içinde katılan ülkelerin çoğu çok yeni. Bağımsızlıklarını yeni kazandılar, demokrasilerini yeni oluşturuyorlar. Türkiye ise zaten yerleşmiş bir düzende. Diğer ülkeler, birliğin varolan kurallarını kelimesi kelimesine kabul ederken, Türkiye kendi varolan sistemlerini AB’ye uygun hale getirmeye çalışıyor. Yeniden yapmak, yıkıp yapmaktan daha kolaydır. Ayrıca, ekonomik sıkıntılar da var.
Din de olmusuz bir etken değil mi?
* Sanırım bazı ülkeler için öyle. Bu, bazıları için endişe, bazıları için tartışma konusu. Ama dinden daha büyük bir kaygıyı göz ardı etmeyin: göç ve istihdam.
‘Türkler geliyor!’ kaygısı yani...
* Kaygı olduğu aşikar ama dinin ve göçün, olması gerekenden daha önemli problemlermiş gibi gösterilmesini doğru bulmuyorum. Mesela Britanya, 10 yeni ülkeye sınırlarını ilk açan üye ülkeydi ve çok büyük sorunlarla karşılaşmadı. Önemli olan ülkenin içindeki yaşam kalitesini artırmak, o zaman insanlar gitmek istemez zaten.
“Mavi Marmara, İngiltere’den de kalkardı”
Gazze’ye giden Mavi Marmara, İngiltere’den kalksaydı İngiltere hükümetinin tepkisi nasıl olurdu dersiniz?
* Hükümetler en fazla, “Bunu yapmamanızı öneririz” diyebilirler ve bunu dinlemeyecek insanlar her zaman vardır. Çünkü bazıları duruma karşı bir şeyler yapması gerektiğine inanır, bir şeyleri düzeltmek için tek şansın kendileri olabileceği ihtimaline inanan insanlar vardır. Hükümetler onları durduramaz. Bu olayda İsrail hükümetinin tavrı netti, Mavi Marmara’nınki de öyle. Cesur mu, yoksa aptalca mı? Bunu yargılamayacağım, ama sorunuza direkt cevap vereceğim. İngilizlerle dolu bir İngiliz gemisi olsaydı da, sonucun değişmeyeceğini düşünüyorum. Bireyler kendi kararlarını verirler ve risklerini alırlar.
Yani bu konuda hükümet çok şey yapamazdı diyorsunuz. Ya PKK konusunda? Britanya’nın, IRA meselesini çözerken kullandığı yöntemler Türkiye’ye uyarlanabilir mi?
* Bunun hakkında üç hafta boyunca konuşabilirim ama size özetleyeceğim. Gerekenler şunlar: Konuşmak, konuşmak, konuşmak. Sabır, sabır, sabır. Ve konunun aslına dönmek konusunda muazzam bir istek. Araya birçok kötü olay girecek, süreç sekteye uğrayacak, tekrar alevlenecek.
SİZ SORUNLA Nasıl başa çıktınız?
* Çözümü gerçekten istemek gerekiyor, bunun çok uzun süre alacağını kabul etmek gerekiyor. Kürt probleminin çözümü için başlattığınız süreç, şu ‘açılım’ nispeten kısa sürdü, o yüzden IRA’nın çözümüyle kıyaslayamam. Ama prensipler konusu aynı: Konuşma isteği, dinleme yetisi, yaptığınız işe yaramayınca denemeye devam etme arzusu, küçük adımlarla mutlu olma yeteneği, küçük fedakarlıklar yapma gayreti ve ekonomik kalkınma.
Tek tek bireylere de çok görev düşüyor aslında.
* En büyük görev bireylere düşüyor. O istek, her şeyden önce insanlardan gelecek, “Yeter artık çocuğum ölmesin” diyen annelerden ve “Ölmek istemiyorum” diyecek olanlardan. Her şey bir günde çözülmeyecek, öyle sihirli bir değnek yok.
“Gül ve Erdoğan tarih kitaplarına girecek ”
Biraz da buradaki günlük hayatınızı merak ediyorum. Boş zamanlarınızda ne yapıyorsunuz?
* Ne boş zamanı! Bazen biraz rahat oluyorum. İstanbul’da bir sürü ilginç yer var; Bebek’i seviyorum ve Taksim’i. Bahçemiz de fena değil, arkadaşlarımız geliyor.
Çocuğunuz var mı?
* Ben biraz geç evlendim, 42 yaşındaydım! Ama Bob’un ilk evliliğinden üç çocuğu var. Onlar bir süre bizimle yaşadılar çeşitli şehirlerde.
HİÇBİR YERE AlışmaMAk zorunda olmak zor olmalı.
* Evet. Ama sanırım kızlar daha kolay uyum sağlayan varlıklar. Bob’un kızı mesela… Her gittiğimiz yerde kendine kısa sürede hayat kurdu. Ama oğlu, okul, ev ve küçük arkadaş çevresi içinde kalıyordu. Zor olduğunu kabul ediyorum, hayatınızın sürekli taşındığını düşünsenize. Ben de, özellikle ailem yaşlandıkça, onların yanında olmak istiyorum ama olamıyorum, kolay değil.
diplomasiye girmeden önce şarapla ilgileniyormuşsunuz. Sert bir geçiş olmuş.
* Ben bir fark yaratabileceğime inananlardandım. Şaraplarla ilgilenmeye devam etseydim de bir fark yaratabilirdim ama uluslararası politikada fark daha büyük olur diye düşündüm (gülüyor.)
Türk şarapları hakkındaki fikirlerinizi alaLım.
* Enfes! Gittikçe de güzelleşiyor. Geçenlerde İngiltere’den şarap uzmanı bir arkadaşım geldi ve ikram ettiğim şaraplar karşısında yapmadığı iltifat kalmadı! Bir de şu var; insanların şarabı takdir etme şekilleri değişiyor. Artık şarabı tek başına içmiyoruz; ülkenin en uygun yemekleri yanında harikulade bir tada dönüştürüyoruz.
Son soru. Sizce 50 sene sonra dış politikada Atatürk mü yoksa Erdoğan mı daha çok hatırlanır?
* Atatürk, zaten Türkiye tarihinin parçası ve bu değişmez gibi, elde var bir. Türkiye’nin dünyayla yeniden bütünleşme sürecinde bugün olanlara bakarsanız, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın ismi de tarih kitaplarına girecek bence… Ama bunun ne kadar önemli olduğunu görmek için beklemek gerekiyor; çünkü kararlar kadar, kararların sonuçları da önemli ve sonuçları yalnızca zaman yargılar.
 |
|
|
|
|
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
|