Bir eski Modalının nostaljisi
Gençliğimde iskele, yalnız Moda’nın değil, bütün Kadıköy’ün ‘piyasa’ yeriydi. Akşama doğru, ağır aksak bir salınma halinde uca kadar gidilir, gelinirdi. Yazın, gitme ve gelme faaliyetinden yorgun düşenler, iskelenin iki yanına sıra sıra otururlar, Kulüp’te çalan İtalyan orkestrayı dinler ya da sandal kiralayıp pistte Hülya’nın, Leyla’nın, Necla’nın nasıl dans ettiğini seyrederdi.
Murat Belge
fotoğraf: Hüseyin Alsancak
Zaman zaman, “Moda fazla değişmedi” diyenlere rastlarım. Oysa eski Modalıyım ben. 1940’lardan 1980’lere kadar orada yaşadım. Nasıl değiştiğini çok iyi bilirim. En erken değişen semtlerden biri oldu, 1960’lara girdiğimizde aşağı yukarı bugünkü halini aldı. Onun için ‘değişmedi’ sanıyorlar.
İstanbul’un her yerinde değişmeden, hiç değilse çok fazla değişmeden kalabilen birkaç şey var. Moda’da da bunlardan birkaç örnek görüyorsunuz. Ama onlar da, fiziksel anlamda fazla değişmese de, anlamca yeterince değişmiş oluyor. Sözgelişi Moda İskelesini -henüz- yıkmadık. İskele, denizin derinleştiği yere kadar uzatılmış, ucunda da Vedat Tek’in yaptığı ‘milli mimari’ tarzı iskele binası. Artık Moda’ya vapur işlemediği için, burası da iskele olmaktan çıktı; Moda halkının içki içme ilkesi nedeniyle, AKP belediyeleriyle savaş verdiği yer oldu.
İSKELEDE PİYASA
İskele, benim gençliğimde, yalnız Moda’nın değil, bütün Kadıköy’ün ‘piyasa’ yeriydi. Akşama doğru, güneşin kızgınlığı hafifleyince, genç nüfus (tek tük yaşlılar da gelebilirdi, gelmeleri yasak değildi), üstlerine, o gün dünyaya göstermek istedikleri giyimi kuşanmış olarak, iskele yolunu tutardı. İskeleye varınca yürüyüş temposu yavaşlar, ağır aksak bir salınma halinde uca kadar gidilir, gelinirdi. Sonra bir daha gidilir, bir daha gelinirdi. Sonra bir kere daha gidilir, bir daha gelinirdi. Öteki gidenler ve gelenler de hep tanıdık olduğu için selâm alınır ve verilir, şakalar yapılırdı. Üçüncü gitme ve gelmeden sonrası artık monotonlaşıp sıkıcı olmaya başlayacağı için, Deniz Kulübü’nün yanına dönünce, oradaki merdivenlerden tırmanıp bir de ‘Devriye Sokağı’ (şimdi çoğu ‘Ferit Tek’ oldu) turu atardınız. Şu evde Mehmet, şurada Kuzgun Acar’la Pıtırcık, burada Atakan Kardeşler, şurada da İskender Fikret’in evi, derken çocuk bahçesi, öbür yanda gene Deniz Kulübü’nün tenis kortu, karşı kaldırımda ise caddeden denize kadar Whithall’ların evi ve bahçesi (yandıktan sonra sadece bahçesi) yürünür, Erdem Buri’nin evinin yanından, cadde boyunca, yeniden iskeleye yürünürdü. İskeleye gelince ucuna kadar gidilir, gelinir…
Deniz Kulübü hatırladığıma göre Celal Bayar’ın girişimiyle kurulmuştu. Benim asıl Modalılık dönemim (ya da Birinci Modalılık Dönemim) olan 1950’lerde zengin ve Demokrat Partili kesimin kulübüydü. Üyeleri, yazın ‘raft’a motorla gider, denize oradan girerlerdi. Kulüp teknelerini alıp yelken falan yapabilirlerdi. Ayrıca korta gider tenis oynarlardı. Beyaz Rus olduğu söylenen, başından kasketini hiç çıkarmayan, bir ‘yaşlı tenis hocası’ takılırdı burada. Ama Deniz Kulübü’nün bir numaralı atraksiyonu, yazları açık hava lokantasında çalan müzik gruplarıydı. Bir tarihten itibaren, Ankara’da, Kızılay’da, yeraltındaki Süreyya (yani Kerpiç’in şef garsonu Sergey/Serj) yazları takımını toplayıp buraya geliyordu. Süreyya, Ankara’nın muhtarı gibiydi. Boşalan bakanlığa kimin bakan olarak geleceğini de bilirdi. Bakan olacak adamın karısının kiminle flört ettiğini de. Ama sonra iyiden iyiye İstanbul’a yerleşti; ondan birkaç lokanta türedi. Yazın, iskelede, gitme ve gelme faaliyetinden yorgun düşenler, iskelenin iki yanına sıra sıra otururlar, önlerinde gitmeye ve gelmeye devam edenlere bakarak (herkesin bakacağı birileri vardı tabii), hemen oradaki Kulüp’te çalan İtalyan orkestrayı dinlerlerdi: ‘Volare’ falan. Bu işin daha da meraklısı olan Modalılar ise Yusuf’un ya da plajın yanındaki Süleyman’ın- kayıkhanesinden sandal kiralayıp Kulüp’ün tam karşısına demir atar, pistte Hülya’nın, Leyla’nın, Necla’nın nasıl dans ettiğini seyrederdi.
PARAN YOKSA
Ben o zaman da ‘proleter’ meşreptim. Daha açık konuşmak gerekirse, ailece züğürt, Kulüb’e üye olacak para, verilecek aidat tasavvur ötesi olunca, ne yapacaksın? Bir yandan da arkadaşın olan falanca filanca gibi pistin yanında oturamıyorsan, oturanların üstüne çıkacak bir gerekçe, bir felsefe bulacaksın: “Benim böyle burjuva eğlencelerinde işim yok” diyeceksin örneğin. Zaten İtalyanlar orada “Ma piove, piove” diyedursun, geleceğin rock’çısı da iskelede, kayışta sürtüle sürtüle bilenen ustura gibi bir gidip bir gelmekte. Ben birkaç kafadarla Koço’da bir köşede oturmayı tercih ederdim.
Moda’da sınıf farkı böyle olurdu. Raft, kort, kulüp ya da plaj, Mustafa’nın Çayırı ya da Kadıköyspor Sahası, akşama da Koço. Birincilerden belirli günlerde ikinci programı uygulayan da olurdu ama bunun tersi olamazdı.
Sabah (hep mevsimi olanlardan söz ediyorum. Kışın Moda veya başka yer fazla fark etmiyor), genellikle Mektep Sokağı’ndan Plaj’a doğru gidilirken, yaklaştıkça, gramofondan yayılan müzik sesi yaklaşırdı. Bir yaz ‘Raspa’ olurdu en moda parça. Ertesi yaz Fransızca ‘C’est la Samba Brasilienne’; Rumca şarkılarımız da eksik kalmazdı: Yiota Lidia’nın ‘Samiotissa’sı veya Yunan ‘arabeski’ diyebileceğimiz ‘Mantubala’ ya da ‘Efige’.
En eski plajlarımız olmalı Fenerbahçe, Bostancı, Moda. Herhalde onun için bu üç plajda ‘Kadınlar Hamamı’ vardı. Akşam Kulübün önünde demirleyip müzik dinleyen sandallar, gündüzün de bu kadınlar hamamı önünde park ederdi. Oysa bu çok da gerekli değildi, çünkü asıl güzel kızlar karışık kısımda bulunurdu.
‘Plaj’ kelimesi Fransızca’da düz bir kıyı demektir ama bizim Moda Plajı her yaz başı yeniden, tahtadan inşa edilirdi. İnsanlar denize girip, çıkıp üstünden yürüdükçe bu tahtalar ıslanır ve tehlikeli olacak kadar kayganlaşırdı. Bir de ‘tramplen kulesi’ vardı. Gözüpek delikanlılar buradan pek de düzgün olmayan biçimlerde atlar, çoğu atlamaktan çok düşerdi. Kemal Aygün’ün yeğeni olarak bildiğimiz (adını unuttuğum) bir genç ise yarışmalara antrenman olmak üzere sürekli gösteri halinde olurdu. Plajda su sporları, yarışmaları yapılırdı. Bu günlerde başlardaki kabinler sporculara ‘tahsis’ edilir, bütün budak deliklerini bilen röntgen uzmanları da dikiz yerlerine yatar, sonra “Mine’nin şurasını, Canan’ın burasını…” diye anlatırlardı.
Akşam vapurundan yaşlı bir adam çıkıp gelir, soyunup suya girer, uyurdu. Dalgayla, tahtaların arasında kalan havuzların birisinden öbürüne süzülür, bu sığlıktaki kayalara sürtünüp uyanırdı.
MANZARA YOK, ELENİ VAR!
Öğleyin, plajın ‘lokanta’sında sosisli sandviç yiyip, bira içerdik. Bazı akşamlar da, Moda Çarşısı’nın az ilerisinde Grammatikos’un meyhanesine giderdik. Cadde üstünde, Koço ve Küçük Moda veya Mühürdar gibi manzarası olmayan, bir küçük meyhaneydi bu. Manzara yokluğunu telafi etmek için güzel kızı Eleni’yi, 16-17 yaşlarından itibaren burada servise sokmuştu. Moda’nın bütün sarhoşları Eleni’ye âşıktı, ama hiçbir sululuk, sırnaşıklık olmazdı. Eleni de ciddi mi ciddi, soğuk mu soğuk, kayıtsız mı kayıtsız! Ağabeyi Pavlo arkadaşımdı. O zaman Modaspor’un kırmızı toprak basketbol sahası olan (şimdiki caminin yerinde) arsada derme çatma bir evde otururlardı. Bunun karşısında, St. Joseph’in bahçe duvarlarına kadar uzanan koca arsada (şimdi burası kâmilen bina) bir bostan kuyusu vardı ki, birkaç yıl önce Pervititch’in haritasında bunu görünce eski bir dostu görmüş gibi sevindim.
Cem Sokağı’nın ucunda, Katolik kilisesini geçince, Krizantem Düğün ve Dans Salonu. Kadıköy’de şoför Melkon’un hocalık ettiği dans okulu; karşısı gül bahçesi; yanında Va-nu’ların oturduğu ev. Cadde tarafında köşede, bizim hayal edebileceğimiz her şeyi satan Kaman. Onun karşısında Karslı Cevdet Bey’in Elif Pastanesi. Bir sonraki köşede tütüncü ihtiyar Ermeni… Eski İstanbul semti, herkesin herkesi tanıdığı…
Bir de “Moda hiç değişmedi” demiyorlar mı? Gel de sinirlenme!
|