REFERANDUM
12 Eylül’de yapılacak oylamada “Hayır”cı cepheyi oluşturanlar, referandum konusunu tartışmıyor. Anayasa yerine, AKP iktidarını oylatma çabası içindeler. Bu sayede, hükümetten çeşitli nedenlerle memnun olmayanları bir araya toplamaya çalışıyorlar. Peki, bu tartışmada tarafların asıl istediği ne? CHP, MHP, BDP ve sosyalistler neden “Hayır” diyor? Kim ne istiyor?
Anayasa değişikliği için önümüzdeki ay yapılacak referandum, gün geçtikçe önem kazanıyor. Aynı zamanda, ciddi anlam kaymasına uğruyor. ‘Anlam kayması’ deyimiyle anlatmak istediğim şu: AKP karşısında saf tutan cephe, oldukça ustalıklı biçimde yürüttüğü kampanyada, bunu bilmem kaç anayasa maddesinin şu ya da bu şekilde değiştirilmesine “Evet” ya da “Hayır” deme sorunu olmaktan uzaklaştırıp, AKP’ye “Evet” ya da “Hayır” deme sorununa dönüştürüyor. Bu, şüphesiz, o cephe açısından akıllıca düşünülmüş bir strateji. Çünkü, önerilen anayasa değişikliğinde, karşı çıkmayı gerektiren fazla bir şey yok. Buradan sürdürülecek bir tartışmada, ayaklarını basacakları sağlam bir zemin yok. Ama “AKP iktidarını destekliyor ve devamını sağlamak üzere mi davranıyorsunuz?” diye sorulunca, çeşitli nedenlerle, AKP iktidarını bu şekilde benimsemekten yana olmayacakların sayısı çok daha yüksek çıkabilecektir. Böyle bir umut varsa, ne yapıp etmeli, anayasayı, anayasa zemininde tartışmayı engellemeli.
Bu kavgada tarafların hiçbirinin asıl istediğini açıkça söylemeyip ‘sünnet-i haktan’ görünmeye yarar gerekçeler göstermesi, var olan durumun en ilginç özelliklerinden biri.
AKP krema ile süsledi
Öneriyi getirenlerden başlayalım. AKP, temelde yargının yeniden düzenlenmesini sağlamak istiyor, çünkü iş fiili eyleme gelince, kendisini durdurmak ve yok etmek için askerden dahi daha cansiperane çalışan bir ‘yüksek yargı’ ile karşı karşıya. Ama AKP, girişimini daha da sevimli ve kabul edilebilir kılmak için yargı organlarının oluşumuna ilişkin maddelerin yanına, pek kimsenin itiraz edemeyeceği maddeler de ekledi. Bir pastayı krema ile süsler gibi.
Buna bir itirazım yok. O kremaya itirazım yok, ama işin özünü oluşturan yüksek yargı konusunda yapılana da itirazım yok. Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyenlerin oluşturduğu cephede bulunan herkes gibi. Yeni bir anayasa yapılsa daha iyi, ‘yetersiz’ vs., evet, ama bu değişikliklerin olması, demokrasi açısından, olmamasından daha iyidir. Dolayısıyla da “Evet” denmesi doğrudur. Bu noktada AKP’nin kendisi için uygun gördüğüyle, Türkiye’de demokrasi açısından iyi olan arasında bir örtüşme var. Ayrıca bu, ilk kez böyle olmuyor. Bunun da çeşitli nedenleri var.
MHP gibi bir “Hayır”cı bloğun varlığını da anlayabiliyorum. Birçok kişinin yazdığı gibi, ülkücülükten gelenlerin 12 Eylül’le yıldızı barışmayabilir. ‘Taban’da birçok kişi “Evet” demekten yana da olabilir, ama MHP’nin ülkeyi demokrasiye daha fazla yaklaştıracak herhangi bir adımı baltalamak istemesi de normaldir. Karşı tavır almanın MHP açısından ‘tutarsız’ bir karar olduğu kanısında değilim.
CHP düzeni değişecek
CHP konusu biraz daha çetrefil. CHP’nin kendisini ‘solda’, ‘sosyal demokrat’ falan diye tanımlamasını ciddiye alacaksak, bu tavrı anlaşılır değil (daha fazla tavrının da anlaşılır olmadığı gibi). Ama CHP’nin solla ilgisi olduğu iddiasını ciddiye almamızı gerektiren bir neden yok zaten. Şu mahut anayasa değişikliği paketinin ‘değiştirmek’ istediği şey, son analizde, bu ülkede CHP’nin kurduğu düzen. Ne zamandır ‘sosyal demokratlık’ oynamaktan vazgeçen ve böylece aslına dönen CHP’nin bu düzenin en kararlı bekçisi olması çok doğal.
Bu sürecin başından beri BDP’nin davranışlarına bir anlam vermek, MHP ve CHP’ye kıyasla, çok daha zor. Değiştirilmek istenen şey, en dar çerçevede bakacak olursak, 12 Eylül Anayasası. Onun değiştirilmesini köstekleme işlevi, BDP’ye mi düşecekti? Ama ‘geniş’ çerçeveden bakarsak, CHP bağlamında söylediğim gibi, aslında değişen anayasalara rağmen hiç değişmeyen, Cumhuriyet’le birlikte kurulmuş düzen. Bu toplum için uygun görülmüş güç dengeleri, iktidarın iş bölümü. BDP bunları da korumak üzere böyle davranıyor.
Ama orasından burasından kurcalayınca, BDP’nin de böyle davranmasının (açıklamalarına tabii hiç yansımayan) bazı gerekçeleri olduğunu görüyoruz. BDP, tek egemeni ve sözcüsü olmak istediği bölgede, kendisine sadece AKP’nin rakip çıkabileceğini görüyor ve onun için uzun vadede AKP’yi zayıflatmaya çalışıyor. Demokrasiye yönelik atılacak her adımın, sonuçta en çok Kürtlere fayda getireceğini bilse de.
Aynı zamanda, ülkede yıllardır süregelmekte olan silahlı Kürt hareketi var. Bunun böyle bir hareket olması, gene yukarıda değindiğim cumhuriyet rejiminin mahiyeti ile ilgili. PKK’nın rejimle paradoksal ve çelişkili ilişkisi burada düğümleniyor: Silah çektiği ve savaş açtığı düzen, güçler, rejim vb., aynı zamanda içinde doğduğu çevre, zihni yapısını biçimlendiren ortam vs.
Bu çerçevede niçin böyle davrandığı en anlaşılmaz olan kesim, zamanında ‘sosyal demokrasi’yi fazla düzen-içi, uzlaşmacı bulmuş olan sosyalist kesim. Onlar, şimdi, bu somut olayın karşısında, bu değişikliklerin yetersiz olduğunu (bu doğru) söyleyerek karşı çıkıyor. Dolayısıyla “Hayır” denmesi gerektiği sonucuna varıyorlar ki, bu iki önerme arasında mantıklı bir bağ yok. “Yeterli olanını, gücün yetiyorsa buyur yap…” Tabii böyle bir şey söz konusu değil. Olmamasının başlıca nedeni, düzenin bekçilerinin gösterdiği sıkı direniş. Bu paket, o direnişi zayıflatmayı hedefliyor ve gerçekleştiğinde bu hedefe de yaklaşacak.
Ama, hayır. “Hayır diyeceğiz.” Yani, daha açık konuşacak olursak, 12 Eylül’ün kurmasa da perçinlediği düzenin değiştirilmesine karşı çıkacaksınız, öyle mi?
Buna karşı çeşitli derelerden su getirenler var tabii. Ama bunlar somut gerçekliği değiştirmiyor. Evet, bu kesim de 12 Eylül Anayasası’nın değiştirilmesi girişimine karşı, o anayasaya kol kanat geriyor.
Dolaylı ya da dolaysız Ergenekon soruşturmasına, yargılamasına da karşı çıktığı veya karşı çıkanları desteklediği gibi.
Bu kesimin ‘halka açık’ gerekçesinde telaffuz etmediği asıl amacı ne? AKP’ye alerjisi. Onun nedeni? ‘İrtica’, ‘İslamcı politika’ vs. Sayıca fazla kıymet-i harbiyesi olan kesim değil bu. Olmadığı, şimdiye kadar ‘sosyalizm’ adına seçimlere girmiş çeşitli örgütlerin alabildiği oy oranından belli. Ama, tabii, o “Hayır” cephesi içinde bilgi ve zekâ düzeyi daha yüksek olan, dolayısıyla daha tutarlı ‘argüman’larla düşünebilen, entelektüel cephane sağlayanlar da onlar. Bu kesimin AKP’ye niçin böyle ölümüne düşman olduğu, demokrasiyi geliştireceği besbelli olan bir şeyi sırf “AKP yapmış olmasın” ya da “AKP herhangi bir başarı kazanmasın” gibi saplantılı tavırlarla engellemeye çalıştığı sorusunun cevabı, sanırım bu tip ‘sol’un da, hayatının herhangi bir aşamasında, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinin dışına çıkamamış olmasıdır. Burada, ‘ideoloji’den de önce bir ‘sınıf’ sorunu var. Bu ‘solcular’, Marksist falan olarak, düzene karşılar. Ama onlar da bu düzenin seçkinleri içinden çıkıyor. Yani BDP ile aynı şekilde olmasa da, onlara benzer şekilde, belki görmedikleri ve pek fazla hissetmedikleri bir göbek bağıyla bu düzene bağlılar.
Bu geçmişe şöyle kısaca baktığımızda, aslında bu ‘Marksist-Leninist ve hatta Maoist’ kesimin de düzenin entelektüel ve ideolojik sınırlarından dışarıya pek fazla taşmadığını görüyoruz. 1960’larda sosyalizm diye yeni bir kavram hayatımıza girer girmez ‘Milli Demokratik Devrim’ de sahneye çıktı. Bunun anlamı, ilerici subayların (zinde güçler) yapacağı askeri darbe olmadıkça sosyalizmi düşünmemek gereğiydi. Sloganımız ‘Ordu-gençlik el ele/milli cephede’ idi. Eh, demek fazla değişen bir şey yok.
TİP (Türkiye İşçi Partisi) siyasi strateji açısından bunun dışındaydı. Ama, entelektüel sınırlar çerçevesinde baktığımızda o da Atatürkçü’ydü, 27 Mayıs’çıydı.
Sosyalizmin bastığı toprak
Bu sosyalizm biçimi kısa zamanda radikalleşti; çünkü o zaman da ‘tayin edilenler’in ‘seçilmişler’e karşı iktidarı geri alma savaşı vardı ve bunun piyonluğunu yapacak militanlara ihtiyaç duyuluyordu. THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ve THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) bu radikalleşmenin iki uç noktası. Deniz Gezmiş’in babasına son mektubunda “Beni Kemalist yetiştirdin” diye teşekkürü ve Mahir Çayan’ın yazdığı son ‘devrimci savaş’ stratejisinde, en ciddi konunun ‘sol Kemalist’lerle ittifak olması (12 Mart koşulları varken), bu ‘sosyalizm’ türünün ayaklarının hangi toprağa bastığını gösterir.
Ayağını oraya basan sosyalizmin başının nereye ereceği de sır sayılmaz.